The Deep Tone | Blog
The Deep Tone kitap yazari ve blogger yazari
the deep tone, deeptone, deeptone blog, blog, kitap, the deep tone kitaplar, sade ve derin, derin mavi, the deep, deep
22
page-template,page-template-blog-template5,page-template-blog-template5-php,page,page-id-22,ajax_updown,page_not_loaded,
 

SAHNELERİN BÜYÜLÜ DÜNYASI

02 Ara 2016

sahne

Kavas Hüdai anlatıyor)

Bilirsiniz meşhur olmak herkesin hayalidir.  Son zamanların değişmez düşüncesi.  Anneler, babalar çocuklarını yetiştirirken ya topçu olacaksın ya da popçu olacaksın ki paranın şöhretin sahibi olasın derler. Bir telaş başlar, dünyanın parasını dökerler, on onbeş senenin sonunda elde var koca bir ( 0 ). Aşağıya tükürsen sakal,  yukarı tükürsen bıyık misali. Alın size psikolojisi bozuk işsizler ordusuna yeni bir eleman. Kişi gelmiş yirmi beşine ne iş gelir elinden ne de bilgisi vardır.

Ama eskiden böyle değildi. Karın tokluğuna yapılan işlerle günü bitirirdik. Bense boş durmayı sevmezdim. Helalinden nerede iş, nerede para varsa yanaşırdım. Bizim mahallede o zamanın müziğine meraklı benim gibi gençler vardı. Erdoğan ritm gitar, Zülfikar bas gitar, Mustafa bateride ve hem şarkıcı hem de büyüğümüz olan roman Erdem abi solo gitar çalardı.

Bir telaşla kabinler ses düzeni derken orkestrayı kurdular.  Dışarıdan bakıldığında eğlenceli geliyordu. Arada bir para bölüşmesine iş gelince bakıyorum o zamanların parası 80-90 TL para alıyorlardı. Yani sizin anlayacağınız ben koskoca bir hafta çalışıyorum anam ağlıyor demirlerin altında, 35 TL haftalık alıyorum. Bu aldıkları para gözümün dolar milyoneri olma yolunda adım atmasına sebep olmuştu.

Zülfikar çok samimi arkadaşımdı. Ona bir gece yaa Zülfikar ben de geleyim tef çalarım, aletleri taşırım beni de sok orkestraya dedim. İlk zamanlar Zülfikar yok falan dedi ama sonra neden olmasın, ama Erdem abiye sormam lazım dedi.  Aradan bir hafta geçti baktım Zülfikar hadi Hüdai bu akşam iş var gidiyoruz dediğinde gözlerimden yeşiller geçmeye başladı.  Hemen yıkanıp giyinip kokularımı sıkıp çıktım kahvenin önüne. Beni gören Zülfikar hayırdır Hüdai baloya mı gidiyoruz dedi. Tabii bende bir şok. Yok yaaa ilk gün ya ondan, dedim . Her neyse lafı uzatmayayım. Kafanız burada şişmesin .

Tabii, buluşma yeri olan depoya gittik, hoş sohbetten sonra Erdem abi geldi bana bir baktı, al bakalım şu tefi ben çalarken eşlik et dedi. 9/8’lik roman havası çalmaya başladı. Ben de onunla beraber.  Şimdi bir de şu tumba ile deneyelim bakalım olacak mı dedi. İlk defa orada tumba görmüştüm.  Şaka bir tarafa o akşamüstü kendimi müzisyen gibi hissetmiş havaya girmiştim. Gözümün önünde Erdem abinin gitar çalışı ve müziğin ritmi vardı kulaklarımda.  Başlamadan şunu söyledi sen bunu da başarırsan bu gece bir 50’lik alırsın benden.

Abi ben durur muyum başımı emme basma tulumba gibi aşağıya yukarıya salladım. Tumba çalarken biraz geç kalsam da idare eder diyerek çorbacıya gittik. Akşam olmuş gitme vakti gelmişti fakat baterist yoktu, annesi hastalanmış gelemeyeceğinin haberini göndermişti. İlk gece bu bizim para güme gitmişti sanki. Erdem abi koluma girerek dışarıya çıktık. Bak Hüdai bu gece şapa oturmayalım bas gitara kulağını ver yeterli diyerek içeriye girmiştik ama neden bunu söylediğini anlamadım.

Toplanıp düğün salonuna gittik. Takımları taşıyıp kurduk dışarıya çıktığımızda Erdem abi yeni bateristle tanışın diyince benim elim ayağım titredi. Herkeste bir şok. Yüzler bembeyaz.  Tef tumba derken mecburen bateri çalacaktım. İçeriye girdik masalar dolmaya başlamıştı. Saat 20,45 olunca gelinle damat girdi içeriye, dans ediyorlardı, ortalıkta kimsenin benim ilk defa sahneye çıktığımı bilen yoktu.

İlk moladan sonra düğün devam etmeye başladı ben de masalarda oturanları seyrediyordum.  Sahnenin sol tarafında bateriden bakarken, pistin önündeki masalardan birinde bir kızın baktığını gördüm, kız hiç gözlerini ayırmıyordu benden.  Tabii benim ilgim kıza odaklandığı için ne müziğin ne de ritmin içindeydim, yavaşça yanıma yaklaşan Erdem ağabey Hüdai sen ne yapıyorsun rezil olacağız dedi.

Abii yaaa baksana kız durmadan bana bakıyor ne yapayım dediğimde, Erdem abinin de dikkatini çekmişti.  Roman havaları başladığında Erdem abi gitarı elinden bırakıp tefi alıp misafirlerin arasına karıştı. İki dakika sonra geldiğinde, yaa Hüdai kızın bir gözü şaşı, sana bakmıyor, pistte oynayanlara bakıyor dediğinde ilk gecenin ilk hüsranını yaşamıştım.

Hayat bazen baktığımız pencereden görüldüğü gibi değil.

(Kavas Hüdai’nin maceraları devam edecek)

GÖMÜLEMECE

02 Ara 2016

gomulemece

Dedem, İngilizce Fransızca Rumca konuşur, çok dindardır, dedeme hep derim, sen bütün aileye yetersin dedeciğim, senin sayende hepimiz cennete gideceğiz işte, astronomiye ilgi duyar, bir de çiçeklere. İşte onun hayatı.

Sürekli güldürür beni, ben gülünce de, sen gülme, iyk iyk gülüyorsun, martı gibi der alay eder bir de. Benimle İngilizce konuşur ki İngilizcem gelişsin, arada Fransızca laflar da söyler, kulağım ona da alışsın diye.

Dedem akıllı telefon kullanır yazar bana vadsaptan, “heey, how was your day?”, günün nasıldı, ben de şöyle derim, “ı hated every second of it”, her saniyesinden nefret ettim, o da “why?what happened?”, neden noldu, ben ise, “ı hate school, ı have projects”, okuldan nefret ediyorum, proje ödevlerim var, o, “okay, in which matiere” der, hangi konuda projen var yani, ama matter demiyor da matiere diyor, Fransızcası, ben de, multimedya, Fransızca, drama, diyorum, o da “can ı help?” der, bir yardımım olur mu, ben hayır derim, o ise “okay, ı love you so much”, seni çok seviyorum, ben de, love you to, derim, o da “see you tonight” der, yani akşama görüşürüz, yani akşama bana uğra diyor, yolunu yaptı.

Evlerine uğradım, babaannem bana komşusunu şikayet etti, geçen hava soğukken komşusu babaannemden bir fular istemiş, o da en sevdiği fuları vermiş, şimdi geri vermiyormuş kadın, unuttu mu acaba diyor, istemeye de utanıyor, ya dedim babaanne alırım ben sana aynısını dedim de o da bulamazsın ki aynısını dedi.

Dedem bana hep çocukluğundan söz eder. Çocukken okul arkadaşlarının köydeki evlerine yaz tatiline gidermiş. Cesare Pavese öyküleri gibi der anlatırken bana. Orda bir sürü oyun oynarlarmış. Mesela, meşe oyunu, misket yani ama gerçekten de meşeden, ağaçtan minik toplar yapar oynarlarmış. Sonra, kazık oyunu oynarlarmış. Ağaçtan kazıklar yaparlar sonra yanyana gelip kazıkları yere toprağa atarlarmış. Kazıklar saplanır tabii toprağa, birbirlerinin tahta kazıklarını devirmek isterlermiş. Deviren diğerinin kazığını alırmış.

Bir de gömülemece oyunu varmış. Üç kişi yine toprak zemin üzerinde bir üçgen yaparmış ve ellerinde çelik çomak olurmuş, bunlar tahtadan yine, bunları birbirlerine atarlarmış, tutamayan toprağı biraz kazarmış, tutamadıkça toprak kazılır ve derinleşirmiş, en çok kaybeden kişi o kazılan toprağa yatarmış, diğerleri onu gömermiş, başı dışarda tabii. Sonra diğer iki kişi gidermiş, biraz uzağa saklanırmış, o gömülenin kendi kendine çıkmasını beklermiş veya ordan geçen başka biri yardım edermiş.

Dedem daha sonraları gömülemecenin bir ekonomi terimi olduğunu öğrenmiş, büyüyünce, toprağa para veya altın gömmek gibi veya parayı gömmek yani hiç kullanmamak anlamında.

SİYAH BEYAZ

02 Ara 2016

mine

Çalışkan bir öğrenci olacağım daha çok küçükten belliydi.

Ben ders çalıştığım için annem eve ne gündüz ne gece hiç misafir almazdı. Evde sessizlik olurdu. Ben çalıştıkça annem çay, simit, tereyağı, peynir getirirdi, sonra kahve, meyve. Saatlerce çalışırdım, bir oturuşta en az üç dört saat.

Sınıf birincisi, sınıf başkanı, sınıf temsilcisi seçilirdim hep, sadece notlarım yüksek olduğu için. Derste çok da konuşurdum ama. Herkese de kopya verirdim. Onlar da bana yakın notlar alırlardı ama ben hep en yükseği alırdım.

Bir gün bir sınavda, hocamız, lisede, kitaplarınızı ters çevirin dedi. Ters çevirdik. Yazılı yapacağım dedi. Eyvah dedim. Çalışkan olsam da hep korkardım önce. Her sınavda, önce, heyecandan hiçbir şey yapamazdım. Yaklaşık bir onbeş dakika otururdum boş boş, kağıda bakardım. Okuduklarımı anlamazdım, kalbim gümbürderdi.

Onbeş dakika sonra ise bir başlardım yazmaya, durmadan yazar ve erken de bitirirdim sınavı, çıkardım, hiç de kontrol etmezdim, yaptıklarımı. Ne biliyorsam ilk anda aklıma gelirdi, bilmiyorsam da aklıma gelmezdi zaten.

O sınavda, hoca, test yapacağım dedi, hepimize beyaz birer kağıt dağıttı. Boş bir beyaz A4 kağıdı, tam ortasında minicik bir siyah nokta vardı. Ne isterseniz yazın kağıda diye ekledi. Gördüğünüzü yazın.

Bütün sınıf o siyah noktayı anlatmıştı, o siyah nokta ile ilgili akıllarına ne gelirse. Sadece bir tek ben beyaz sayfayı yazmıştım, siyah noktayı değil.

BLOGLARDAN SEÇMELER

02 Ara 2016

prison-break

YALNIZ AMA ÖZGÜR

Yeni keşiflerimden ve en sevdiğim tarzda yazıyor ooo, komik, muzip, alaycı.

http://yalnizamaozgur.blogspot.com.tr/

TAYFUNUN KALEMİ

Aramızda kendine özgü bir kalem var artık.

http://tayfununkalemi.blogspot.com.tr/

BİR KORE HAYRANININ NOT DEFTERİ

O da Koresever yeni arkadaşlarımızdaaan yani kanka gördüklerimdeen.

http://hayalkumbaramm.blogspot.com.tr/

TÜRKANA ÖZGÜ

Dopdolu arkadaşımızın blogu, ev, dikiş, ne ararsan var. Yeni keşiflerimden.

http://turkanaozgu.blogspot.com.tr/

MUTLU YAŞAM

Yepisyeni arkadaşımıız, gıda beslenme ve sağlıklı yaşam yazıyooo.

http://mutluvesagliklihayat.blogspot.com.tr/

SOMNIATOR VOX

Esrarengiz öyküler yazan yeni arkadaşımız.

http://www.gecelikgunluk.com/

YENİBİR POST

Süper blog, her yerini her şeyini sevdim, tüm yazılarını, kültür sanat popüler faydalı bilgiler. Hele de bu akşam bir öykü okudum ki aman aman, Cinna-Cinlerin Şerri, çok değişikti bu gerçek olay.

https://yenibirpost.blogspot.com.tr/

ZAFERB

Yeni blog arkadaşımız da süper yazanlardan, her şeyi yazsa da kültür sanat ağırlıklı bense hikaye ve denemelerini tercih ediyoruum.

http://www.gonuldendile.com/

BİZE HER YER OKUL

Çook sevdiğim arkadaşlarımdan ooo ve son yazısı çöplerle ilgili ve çok değişik ve önemli.

http://sudagidan.blogspot.com.tr/

ÖZLEM

Tatliş Özlem en sevdiğim yer olan Büyükada’da tatil yapmıış hem de kalmalı yazı ve fotosu ah ah tam benliik.

http://yinebirgunbizboyle.blogspot.com.tr/

Hepimize iyi haftalaar.

LIE TO ME

02 Ara 2016

lie

Bana Yalan Söyle anlamına gelen dizide Amerikan sinemasının güçlü karakter oyuncusu ve en saygın oyuncularından Tim Roth başrolde inanılmaz iyi oynuyor. Hani izlerken insanın ağzı açık kalıyor ya öyle işte.

Roth, bir ekibin başında, dört kişilik bir ekip bu. Ekibin işi suçluların ve suçlu adaylarının yalanlarını saptamak. Yüzlerinden, gözlerinden ve beden dilinden insanların yalan söyleyebildiklerini anlıyor bu dört kişilik ekip.

Üç sezonluk dizi hep enerjik, heyecan hiç düşmüyor, tempo eski dizilerden 24’e benziyor. Her bölümde ekip bir iki olayı çözüyor. Olayların içine ekip de giriyor, ister istemez onlar da tehlikeli olayların içinde buluyorlar kendilerini.

Ekibin özel hayatını da izliyoruz bu arada. Kendilerinin hayatları da karıştıkları olaylar gibi iniş çıkışlı. Çözdükleri vakalar da ilginç zaten. Polisle, FBI ile ortak çalışıyorlar çoğu zaman, çünkü hepsi kriminal davalar.

Başlayıp aralıksız izlenecek dizilerden. Çok kendine özgü.

SEVGİLER BENO’DAN

02 Ara 2016

sevgiler

Benokız

Beno, yeni evli, mutlu, eşi Sarıoğlan’ı çok seven, iyimser ve iyi bir insan. Instagramda fotolarını ve yaşamını paylaşıyor, benonunblogu sayfasında, ayrıca bloğu da var.

Cici bir hayat, kendi halinde, sevgi dolu bir hayat. Evi de cici, oyuncak ev gibi. Eve ruhu yansımış belli. Filmlerde, animelerde gördüğümüz şeker kız evlerinden.

Sonra Beno’ya kötü ve kahverengi bir misafir geliyor. Beklenmedik ve kötü kalpli bir misafir. Ama Beno bunu bir oyun gibi düşünüyor. İyimserlikle ve iyi kalple bunu kendi kendine oynadığı bir kurguya dönüştürüyor.

Sonra otel tatilleri başlıyor, aslında hastane tabii, arada ev tatilleri, tedavi sırasında, otelde ve evde zaman geçiriyor, hastalıkla çok kendine özgü bir şekilde savaşıyor, hastalıkla ve tedavi gereçleriyle adeta arkadaş oluyor, bütün o zorlu süreci kendince yumuşatıyor.

Tabii eşi Sarıoğlan da sevgi dolu ve hep eşinin yanında. Doktorları da. Ve diğer onu sevenler ve ayrıca internet arkadaşları da onu hiç yalnız bırakmıyor.

Benokız daha sonra bu süreci kitaplaştırıyor. Hastalık ve tedavi sürecini sanki masalmış gibi anlatıyor ve bize hayatta nelerin önemli olduğunu hatırlatıyor.

Duygusal, ince ve derin ve hatta mizah yüklü ve sevecen bir masal. Benokızı tanıyın.

Not:4/4

Anasayfa

ÇOKLU EVREN

02 Ara 2016

evren

Son zamanlarda paralel evren terimi yaygın. Paralel evrende aynı yerde aynı anda iki evren oluyor. Diyelim bir odadayız, paralel evrende de aynı odada başka bir hayat olabiliyor.

Ya birçok evren varsa, paralel değil de yanyana.

Diyelim biz bir nota sayfasındaki fa diyeziz. O sayfada başka notalar da var, şarkının sözleri var aşağıda, sol anahtarı var, hepsini görürüz bunların, çünkü biz de o sayfadayız. Ama bilgisayarımızdaki bir müzik dosyasındaki diğer şarkıyı göremeyiz. Biz bir nota sayfasındaki fa diyez notayız çünkü sadece. Müzik dosyasını da göremeyiz. Diğer dosyaları da göremeyiz.

Bilgisayarımızın ekranını da göremeyiz. Bilgisayarı kullanan kişiyi de göremeyiz bir fa diyez olarak.

Peki, ya bizim evrenimiz de aynı bir mp3 dosya gibi sıkıştırılmış bir dosya ise ve biz de onun içindeysek ve başka bir dosya daha varsa veya başka dosyalar.

Paralel evren varsa böyle evrenler de olabilir. Eskiden bir plakta bir şarkı olurmuş, sonra şarkı sayısı çoğalmış, sonra CD gelmiş, sonra mp3 gelmiş. Gittikçe çoğalıyor içerik, teknoloji gelişiyor.

Ya böyle birçok evren varsa. Bir gün o evrenlere gidebileceksek. O evrenlerde hayat varsa, o hayatlarda da evren varsa.

KİTAP ÇIKARAN BLOGÇULAR 2

02 Ara 2016

kitap

AYNADAKİ GÖZ
Kezban Şahin Taysun
Sevgili yazarımız ve blog arkadaşımız kitaplarıyla bir kadın ve çevre yazarı olarak tanınmakta ülkemizde, haklı olarak, yazı temalarına dayanarak, ayrıca, kategorize etmeyi de pek sevmemiz nedeniyle.
Şimdilik bildiğimiz iki kitabı var. Aynadaki Göz, ilk kitabı Kafesteki Kalp’ten sonra gelen bir öykü kitabı. Bu öykü toplamında genelde ülkemizin sosyal sorunlarına edebiyat gözüyle bakılmış öyküleri görüyoruz.
Bu bağlamda yazarımıza bir kadın yazar da diyebiliriz. Ülkemizde yazarlar ikiye ayrılır ya. Yazarlar ve kadın yazarlar. Yazar zaten erkek yazardır. Kadınsa belirtiriz. Taysun için de bir kadın yazarlıktan, iyi bir yazar olduğu için yazarlığa transfer etmiş diyebiliriz, esprili bir ifadeyle.
Öykülerde ilginç olan nokta genelde belirli sorunlar üzerinde yoğunlaşmış olmaları. Yani sosyolojik bir gözle edebiyat. Belgesel olabilecek olayların edebiyatla yüzümüze vurulması. Sosyal mesaj taşıyan öyküler ancak bir yandan da saf edebiyat aslında.
Yazarımız sanki taşrada bir belgesel gezi turuna çıkmış ve gördüklerini yüceltmiş. Bu kapsamda bir öykü toplamı pek de karşılaşmadığımız bir tür oluyor bu yüzden. Bir edebiyatçımız da bunları yazmalıydı. Genelde büyük şehirden uzakta yaşanan sıradan insan dramları bu öyküler.
Öykülere genel anlamda hümanist öyküler denebilir. Kadınların bizler için bildik dertleri, doğa, hayvanlar, doğanın ve insanın geleceği, kırık hayatlar, kırık hayaller, küçük şehirler, büyük şehirlerdeki küçük insanlar.
Pendik’te Bir Adsız Kahraman adlı öykünün kurgusunun, Saniye’nin Kayıp Güvercinleri adlı öykünün nostalji duygusunun çok başarılı olduğunu ve Gül Güzeli adlı öykünün de, duyarlılığı ve sinemasallığıyla kitabın yıldızı olduğunu söyleyebiliriz.
Kaçırmayın.
Not:4/4

Not: Sevgili yazar arkadaşımızın blogu:

http://kezbansahintaysun.blogspot.com.tr/

STRANGER THINGS

02 Ara 2016

strange

Tuhaf, garip, değişik şeyler anlamına gelebilecek dizi bir doğaüstü, bilimkurgu, korku dizisi, daha doğrusu gizemli dizilerden.

Biraz efsanevi X Files havası var, yani gerçek orada dışarda bir yerlerde, biraz da Jordskott havası, bir çocuk kaybolduğu için, biraz da Sense8, paranormal olaylardan dolayı. Baştan sona heyecanlı, esrarlı ve finali de çok iyi. İkinci sezonunu heyecanla bekletiyor.

İki de eski oyuncu var ünlülerden, Winona Ryder ve Matthew Modine. Dizinin konusu, müziği, atmosferi, her şeyi yerinde ve hatta sevimli de.

Hareketsiz bir kasabada bir çocuk kaybolur. Annesi de peşine düşer. Ancak çocuk hem çok uzakta hem de çok yakındadır. Çocuğa ulaşabilmek için farklı güçler gerekir, farklı yetenekler.

Dizi, klasik bir Dean R. Koontz romanı havasında. İzlemeye başlıyorsunuz, ne olduğunu bile anlayamadan dizi bitiyor, yani nefes almak bile zor, ideal dizi işte, dizinin içinde siz de bir kahraman oluyorsunuz.

Tam turşulu puding. Çok tatlı ama yüreğinizi ağzınıza getiriyor.

SANATÇININ BİR GENÇ ADAM OLARAK PORTESİ

02 Ara 2016

genc-adam

James Joyce

Joyce’un ve dünya edebiyatının en müthiş eserlerinden biri. Kendini arayan bir genç adamın öyküsü. Yani, yazarın kendi öyküsü, biraz da kurgulaştırarak.

Roman kahramanı Stephen Dedalus, yazarın ünlü Ulysses adlı romanının da kahramanı. Romanda küçük bir oğlanın genç bir erkek oluncaya dek yaşadıkları anlatılıyor. Stephen Dedalus bir sürü evreden geçiyor, düşünsel, dinsel, felsefik, yaşamsal evrimler geçiriyor, aynı Tolstoy’un gerçek yaşamı gibi.

Küçükken ailesinin durumu iyi ama sonra bozuluyor, birkaç okul değiştiriyor, aşık oluyor, dine yaklaşıyor, dinden uzaklaşıyor, arkadaşları ile anlaşamıyor, hep yabancılık çekiyor. Büyük olasılıkla, gençlik arayışları romanları bu romanla başlamış olmalı, bir de Bazarov var, Babalar ve Oğullar’daki.

Joyce yazınca tabii bir başka oluyor edebiyat. Bilinç akışı yöntemiyle yazar, bir diğer dahi yazar Marcel Proust gibi, yani kahramanın zihnini, düşüncelerini izliyoruz. Bu roman, edebiyat severler için önemli olduğu gibi, sanatı ve yazmayı sevenler için de çok önemli. Bir yazarın daha küçükken neleri düşündüğünü anlayabiliyoruz ki bu yazar daha sonra Joyce oluyor.

Kaçırılmayacak bir edebiyat zirvesi.

Not:4/4